Siz hiç her şeyi bırakıp gitmek istediniz mi?
19 Ocak 2017
Fotoğrafçıya huzur veren kareler
9 Şubat 2017

“Dün merdivenleri çıkarken orada olmayan bir adamla karşılaştım. Bugün de orada değildi. Keşke, keşke,dedim. Gitse…”

İkram edilen çayların sarhoşluğunu yaşıyorum. Cinsellik ağırlıklı erkek(!) sohbetleriyle birleşen çayın tequilaya dönüştüğünü fark ettim. Bermuda Şeytan Üçgeni’ni geride bırakacak bir betimlemeye maruz kalıyordu organlar. Ergonomik olmayan kürsülerde sırt ağrılarına gebe insanların öfkeyle şekeri ısırışları… Dario Argento’yu kıskandıracak bir korku imgesi!

Tertemiz gökyüzünü karartacak sanayiyi bir Mesih özlemiyle bekleyen çılgın gri hücreler görüyorum. Uyurken bile takım elbise giydiklerini düşünüp lavaboya koşuyorum. Varlığımın bulantısı yine benimle.

Kurşun askerler, kırmızı başlıklı kızlar ve sokaklarda bedenini satan şirinler.. ne yaşadığını bilmeden, sadece yaşamak olsun diye alınan nefesler.. antidepresan kapsüllerle kendinden geçmiş bedenler, sevgi felçleri, düş ağrısı yaşayanlar.. Her şeyi burçlara bağlamak ne kadar mantıklı? Ya da her şeyi suçlara bağlamak!

Birimiz dahi masum değil miyiz?
Toplu bir lanetin kurbanları mıyız?
Prensin (ya da prensesin) gelip bizi öpmesini ve her şeyin düzelmesini mi bekliyoruz?
Birey olmak, kent nüfusunda bir sayı olmaktan çok daha fazla şey ifade etmiyor mu?
Tüm bu sorular yerini bulmuyor mu ya da paranoyak bir yazarın kelime oyunlarından mı ibaret?

Paranoyadan bir hastalık gibi bahsedilmesi canımı sıkıyor. Asıl paranoyadır bizi harekete geçirecek. Takım elbiselerden ve ısırmaktan vazgeçmemiz için binlerce paranoyağa ihtiyacımız var. Bir de deli dediğimiz dahilere. Özgürlüklerinin sırrını öğrenebiliriz. Düşünsenize, ne yapmak isterlerse onu yapıyorlar. Bizse kalıba girmiş varlığımızla akıllı olduğumuzu iddia ediyoruz! Olur ya, bir gün sıkı bir dünya yönetimi ilan edilir, zaten sıkışmış benliğimiz daha güçlü atraksiyonlara maruz kalır. Belki o zaman anlayabiliriz deliliğin kudretini. Sansürlü bir sevdadansa sevda yaşamamayı, tek tip elbise giymektense çıplak gezmeyi, tarihi anlamaktansa bugünü değerlendirmeyi, Nazım’la değil kendi tarzımla düşünmeyi tercih ederim.. ne mutlu tokum diyene!

Öncelikle insan fobimi yenmem gerekiyor. Aksi takdirde hümanistlerin hışmına uğrayacağım. Hepsinin değerli olduğunu söylüyorlar, bense korkunç olduklarını biliyorum. En azından hümanistlerin korkunç olduğunu! Dünyada milyonlarca aç varken bu ne saçma bir iddia, nasıl bir insan sevgisi!

Global yalanların kentsel neferleriyiz. Kürsüler, takım elbiseler, kurşun askerler, şirinler, önemli(!) gün ve haftalar.. tam olarak tasarladığım bu değildi! Şimdi tek sorunum zaman…

Saatlerinizi bir saat ileri alın diye bas bas bağırıyordu haber bültenlerinin sansasyonel spikerleri. Bir saat yetmez.. daha da ileri almalıyız.. hatta tüm saatleri yaşanmış saymalıyız.. yoksa nasıl biter bu işkence? Delirt bizi uzay zaman, savur dna’larımızı gezegen denen portakal kabuğu çöplüklerine!

“Dün merdivenleri çıkarken orada olmayan bir adamla karşılaştım. Bugün de orada değildi. Keşke, keşke,dedim. Gitse…”

Sahi, göktaşları nereye düşer.. biz kent olarak misafir severiz de!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir